DIŞAVURAN GERİLİM ya da  SANATSAL GERÇEKLİĞE KUŞKUYLA BAKMAK / EXPRESSIVE TENSION or SUSPICIONS IN ARTISTIC REALISM

Derya Derya Yılmaz/Rüzgârla Dans (30x30cm/ Tuval Üzerine Akrilik)/ Dance With The Wind (12”x12” Acrylic On Canvas)

Algıladığım dünya, doğayı reddetmek bir yana, aslında onu kutsayan ve kapsayan kucaklamayla, nesnenin yansıttığı somut dış dünya gerçekliğinin sınırlı evrenini aşmak, mananın o görkemli çağrısını somutlamak için çabalıyor. Görüneni resmetmek değil, görünmeyeni anlatmak çabası bu. Onun biçemine ayak uydurmak ya da. Öğe ve anlam iki ayrı kutup gibi birbirini reddederken aslında aynı bedenden beslenerek soluk alıyor.

Tarih, mitoloji, zamanı donduran heykeller, hayvanlar, kimine göre sevimsiz hatta korkutucu hayvanlar, yer yer insanlar resmimin objesi. Süjesi, bilgiyi arayan zihnim.

Baktığım nesnel dünya,  öznel dünyamın tezahürüne dönüşüp “fırçabezi” tuvale yahut “kalembezi” kâğıda iç dünyamı resmeder, hatta iç dökerken, resmin ve cümlenin ana rahmine düşen imge, çığlıklarla kendi gerçekliğini doğuruyor aynı zamanda.

Sessizlik gürültüye, gürültü çığlığa, çığlık abartıya, abartı taşkınlığa, taşkınlık en nihayet isyana dönüşerek renklerin ve yazının dilini sökmeye çalışan çırak misali, evrenlerin yaratılmasında aracılığa soyunuyor.

Yaratıdaki devinim ya da ölü durağanlık, önce varoluşun, sonra karşı duruşun savunma kaleleri, dışavurumu, anarşisi, çatışması, kargaşası, güce dönük savaşları, gerçekleri.

Nedir ki gerçeklik, bilincimizin dışavurumundan başka?

Donup kalmış taş tanrılar, öfkeli kuzgunlar, kargalar, acı dolu gözlerini gözlerimize dikmiş neon goriller, filler, iktidar sarhoşu kartallar, kaplanlar, bakışları hüzün yüklü köpekler ve insan… big bang, varoluş…

Ve yazı ve resim.

Sanat, sonsuz bir yol. Bu yolun iki fenerini tutmaya çalışıyorum karanlığıma, elbette insanlığın karanlığına, sözün demirden gövdesi yazınsal metinle, güzel sanatların güzeller güzeli resimle. Gerçekliğime uzanıyorum, kendimi anlatmak için bulduğum, dokunmaya çalıştığım o yüksek gerilimle.

Algıladığım gerçeğimdir.

Kuşku yüklü duyguyla bir parça daha yaklaşıyorum. Yetenek, yaratıcılık, sezgi, çalışmak, olup bitenleri takip etmek… Kuşku yoksa, özgür aklın merakı yoksa güdük kalırım ben, ah.

İkna olmuyorum, evet.

Ve evet kuşkucuyum, hep arıyor olacağım gerçeğimi.

Gözümün gördüğüne sezgiyle varıyorum bir bakıma. Etrafımda olup biten, olmayıp bitmeyen her şeyi leke olarak görüyorum. Göremediklerimi hayal ediyorum. Lekeler, figürlere yol açan zaman parçacıkları. Lekeler, öykü gibi öylesine başlayıp öylesine bitiveren bir kendiliğindenlik. Lekeler, kimi zaman arınmayı kimi zaman varlığın bizzat kütlesini yontuveren tanrı izleri aslında.

Çizgilerle dayanıyorum dünyanın kapısına, olmadı mı, etrafından dolanıyorum nesnelerin. İfadenin yüceliğine sığınıp ucu çizgiden geçen duyarlıklara dokunuyorum. Bakışlara çöreklenen öfke, acı, artık ne varsa, içine atıldığımız bu dehlizden çıkmak için ha babam girdiğimiz mücadelelere, yeri gelir kavgalara.

İki nokta arasında sonsuza kadar uzanıyorum ve çekiveriyorum darağacındaki nesnel gerçekliğin sandalyesini.

Gerilimi duyuyorum. Kuşku, iliklerimde. Ve saflaşıyorum giderek.

Akıyorum bir bezin ipliklerinden renklerle, resmin somut alnından taşan, sonsuzluğa süzülen ya da zamana sıçrayan renklerle, grilerin dünyasında patlayıveren renklerle, bir gorilin ya da kartalın gözündeki turuncu güneşten yükselip filin mor hortumuna konuverdiğim renklerle.

Zamanın durduğu ya da hiç durmadan dönendiği gerçeküstücü evrende, anlam varlıktan, varlık yokluktan, yokluk hiçlikten besleniyor, tersine bir tavaf gibi.

Bu kutsalım, hiçliğe sunumumdur.

Işıktan gövdeli renklerle, ellerimle ördüğüm duvarlarını boyuyorum hapishanemin, yıkmayı bazen beceremediğim. Bazen de bir elimde fırça, bir elimde kalem yıkıntılara kutu kutu maviler atıyorum, sonra ekleyeceğim beyazlara zemin oluştursun diye. Arkasından aynı gökyüzünün altında, esaretimin karanlığına omuz vurup geçiyorum.

Ağzı geniş, acısı bol dünyamızın yükünü taşırken öznelliğim, kendini sınırlandıran kısıtlamayı, engelleyici yasaklamayı reddediyor. Elimde tuttuğum sanat kılıcı, ruhumu kaplayan özgürlüğün ve özgünlüğün silahı oluyor.

Dada bildirisine inat ne diyordu Ludwig Meidner: “Çok büyük görüntüler yaratmalıyız, bunu görünen dünyanın biçimlerini kullanmadan nasıl yapabiliriz?”

Sahi, ne kadar büyüttük?

Mart/2017


The world I perceive, instead of denying the nature, struggles to overcome the limited universe of the outcast world’s reality reflected by the object and also to concretize the splendid invitation of significance by a blessing and incorporating embracement. This is a struggle of painting the unseen beyond the seen, or in other words maybe, of keeping up with the form. Though they are like opposite poles both the object and the meaning are fed from the same body.

Objects of my paintings are history, mythology, sculptures, animalsantipathetic or even scary for some- and people from time to time and the subject is my mind searching for knowledge.

The objective world that I see diverges to my subjective world and appears on the canvas as a painting or on the paper as a text. As I reveal my naked heart, the metaphor comes into life in colours and words with a scream of birth.

Silence alters to noise, noise to scream, scream to exaggeration, exaggeration to intemperance, intemperance to revolt at last and creation starts in the mood of an apprentice trying to solve the mystery of words and colours.

The motion in creation or the stability… the defence, expression, anarchy, struggle, chaos and the reality of existence and then of resistance…

What is reality, what else than the expression of our consciousness?

The petrified gods, angry ravens, crows, neon gorillas looking sorely in our eyes, elephants, eagles crocked with power, tigers, sad eyed dogs and the human beings…big bang…existence.

To write and to paint…

Art is an infinite way. On this path, I am holding two lanterns to my darkness, to the darkness of humanity. One is the powerful world of words and one is the supreme branch of fine arts. I am reaching out to my reality with the high tension I have found to explain myself.

What I perceive is my realism.

I get a little bit closer with suspicious feelings. Capability, creativity,instinct, hard work, observation… If there was no suspicion, if there was no curiosity of free mind I would remain stubby.

Yes, I am never convinced.

Yes, I am suspicious. I will always be searching for my truth.

I reach the reality by insights. I see everything as colour blotches. I imagine things I can’t see. Spots, stains are as particulars forming figures through time. Blotches are spontaneous as a story starting and finishing thus and so and they are traces of gods that sculpt a catharsis or the body of existence.

I turn up with drawings against the world, if not, I wind round the

objects. I touch sensations passing through lines, taking refuge under wings of power of expression.

The anger in the looks, the sorrow and the struggles we get in to get out the cloister we are trapped in…

I reach out for infinity and I knock over the stool of the scaffold where the objective realism is hang.

I feel the tension. Suspicion is in my soul. And I get purified step by step.

I flow down the canvas on colours flooding from the concrete picture, sailing to infinity or leaping in time; on colours blowing out of the world of greys; on colours rising from the crimson in the eye of a gorilla or an eagle and then landing on an elephant’s purple trunk.

Meaning is fed by existence, existence by nonexistence, nonexistence by nihilism in the universe of surrealism where time stops or turns continuously, like a reverse circumambulation.

My sacredness is my donation to nihilism.

I paint the walls of my prison which I put up but could never break down, with all the colours of light.

With a brush in my hand and a pencil in the other sometimes I put blue and white boxes on the ruins. Then I shrug my shoulders to the darkness of my captivity under the sky.

As my subjectivity is loaded by the world’s sorrow, rejects to the restriction and prohibition. The art sword I am holding in my hand is the weapon of freedom and individuality which spreads in my soul.

Ludwig Meidner, against the Dada manifest, declares: “We have to create huge scenes. How can we manage this without applying the forms of the world?”

Actually, what are we discussing?

Çeviri, Vildan Ertürk/ Sanat Eleştirmeni