Deneme - Eleştiri Dergiler Genel

HİÇ SUSMAYAN “OBURCUK” BİR YAZI MAKİNASI

By on 14 Ocak 2020

1967’de Yeni Ufuklar dergisinde ilk yazısı yayımlandı, ardından Galatasaray Lisesi’nde okuduğu yıllarda yazdığı öykülerden oluşan ilk kitabı Cumartesi Yalnızlığı basıldı1968’de. Şiir, öykü, roman, senaryo, oyun, deneme, anı, araştırma, söyleşi, tartışma gibi farklı türlerde yazdıklarının sayısı yüzü aştı. Belli başlı gazetelerde uzun yıllar köşe yazarlığı yaptı. Kültür, edebiyat ve sanat dergilerinde yazdı. Görsel medyada çok sayıda edebiyat programına imza attı. İki sene önce yazarlığının ellinci yılı kutlandı. Geçen yılsa TÜYAP 37. Uluslararası İstanbul Kitap Fuarı’nın onur yazarıydı. Hakkında çok yazıldı, çok konuşuldu. Kimden mi bahsediyorum? Tabiri caizse hiç susmayan bir yazı makinesinden; Selim İleri’den elbette.

Yazdıkları, edebiyat adına yaptıkları takip edilen, Türk edebiyatı denilince mutlaka dikkate alınması gereken önemli bir yazar İleri; bu aşikâr. Ben, çok bilinmeyen farklı bir yönünü, “oburcukluğu” nu, yıllarca örtük kalan bu yanını ele almak istiyorum. Sofralar üzerine ciddi anlamda kafa yorup kitaplar yazmışlığından başlayabiliriz mesela. Aşağı yukarı her evde bulunan, bildiğimiz anlamda yemek kitaplarından değil elbette bunlar, öyle ki İleri, bir söyleşisinde, Refik Halid Karay’ın bu soyda yazdıklarından esinlenip yazdığını söylemiş.

Everest yayınları 2010 yılında, yazarın birbirinin devamı niteliğinde üç kitabını –Evimizin Tek Istakozu (2000, Oğlak), Oburcuğun Edebiyat Kitabı (2002, Doğan), Rüyamdaki Sofralar (2003, Doğan)- Oburcuk Mutfakta adı altında birleştirmiş. Üstünkörü bir bakışla kitabın kimliğini ortaya koyacak olursak: Şimdi ve önceyle bizi, daha da önceyle Osmanlıyı, çok daha genişleyip dünya mutfağının lezzetlerini tariflerken, onların kökenleri hakkında da yer yer bilgi veriyor. Enfes lezzetler, isimlerini çoğumuzun iyi bildiği, yazarın sanatçı dostlarının sofralarına, sohbetlerine uzanıyor; çocukluğu, çocukluğunun imgeleri, ailesi -ille de annesi-, eski İstanbul, İstanbul’un akıl almaz değişimi -alışkanlıklarımızın, bakışımızın, rollerimizin, aile ve komşuluk ilişkilerimizin daha da akıl almaz değişimi-, meşhur lokanta, meyhane ve pastanelerin handiyse tarihsel gelişimiyle bir arada sunuyor. Okudukça görünen o ki, yemek bahane; edebiyat, sinema, tiyatro, dahası sanat şahane. Özetle, keyifli bir harmanla karşı karşıya kalıyor, öğreniyor, eğleniyor, elbette tarifleri denemeden, tatmadan edemiyoruz.

Açalım. Selim İleri’nin, yaşasın/yaşamasın, edebiyatımızın yapı taşları kabul edilen/ettiği kimi kıyıda köşede unutulmuş pek çok yazara -sanatçıya-, verimlerinde yer açarak dostluğunu sürdüren vefalı tavrı biliniyor. Bazı tatların adını bile duymadan tarifini okurken -ilginiz varsa şayet o köftelerin, tatlıların, hamur işlerinin, mezelerin rayihalarını duyarak ağzınızın suyunun akacağı kesin-, yazarın bilmem hangi zamanda okuduğu bir romanın ya da şiirin çağrışımlarla belleğine taşıdığı ya da elli yılı aşkın edebiyat geçmişinde kurduğu dostluklardan mütevellit yaşayıp yazdığı hayatları dolaşmış oluyoruz aslında; böylece bu değerleri yeniden hatırlayıp onların özel dünyalarına, sofralarına konuk oluyoruz.

O canım mutfakların, canım sofralarında kimi fiziki kimi edebi varlığıyla kimler yok ki: Behçet Necatigil’in şiir dünyası, Asaf Halet Çelebi’nin Mariyya’sı, Bedri Rahmi’nin Karadut’u; Moliere’in Tartuffe’ünü sahneye koymak için ülkemize gelen Fransız yönetmen, Erdoğan Tokatlı’nın yönettiği sinemamızın biricik siyah beyaz gençlik filmi Son Kuşlar; yazarın çocukken, daha Cronin’in Şahika romanını henüz okumamışken yani, Şahika’nın, mahalleden bildiği Şahika Hanım olduğunu sanması; Hüseyin Rahmi’nin Şıpsevdi, Halid Ziya’nın Aşk-ı Memnu, Mehmet Rauf’un Eylül, Yakup Kadri’nin Hep O Şarkı romanlarındaki sofraların alafranga anlayışı; Ziya Osman Saba’nın anılarında anlattığı bayram günleri; edebiyatımızın üç Kemal’i: Orhan Kemal, Yaşar Kemal ve Kemal Tahir; Yakup Kadri’nin o vakitler kültürümüzde yenice oluşmaya başlayan çay partilerini günahkar ilan ettiği Sodom ve Gomore, Katherine Mansfield’in Garden Parti’si, Sait Faik’in Semaver’i; Sevim Burak’ın İşte Baş İşte Gövde, İşte Kanatlar oyunundaki bahar sofraları; Bethoven, Schumann; Yıldırım Bayezid’in çeşnicileri, 2. Mahmut’un dadandığı Hacı Bekir şekerlemeleri, 4. Murad’ın içinde alkol olduğu gerekçeyle yasaklayıp kapattığı bozahaneler…

“Tarih soslu geçmiş zaman salatası” diye daha girişte okura yön veren İleri’nin anlatılarda tarihsel, hatta tıbbi bilgiler verirken gerçeklerden, yaşadıklarından yola çıktığı anlaşılıyor. Ancak “Bazen gönül rahatlığıyla uydururum.” (s.6), “…, yalan söylüyorum; şiir sonradan çıkagelecek.” (s.42) diyerek kurmacanın sınırsız olanaklarından, hafızanın oyunlarından, iflah olmaz düşlerden eni konu faydalandığının da altını çiziyor.

Selim İleri’nin dili hep çok sevildi; içtenliği yani. Yazdıklarını okurken, onunla karşı karşıya oturmuşsunuz da elinizde çay bardağı, hadi “kıyak” geçeyim rakı kadehi olsun kimi kahkaha çınıları kimi hüzün sessizlikleriyle gerçekçi/hayalci bir sohbete dalmışsınız gibi hissedersiniz. Roman, öykü türleri hariç -hatta yer yer onlar bile öyle- okuduğum kitaplarında bugüne kadar böyle hissettim. Şimdi de “Selim Abi”nin altı yüz otuz sekiz sayfa boyunca anlattıklarıyla hemhal olurken eğlenceli, didaktik, imrenici, hayran olucu, düşler geliştirici…uzun yürüyüşler yaptım.

Anlatılarındaki başka bir fark edişte İleri, bölüm içinde neyi konu almışsa, son paragrafta onu kişileştirmeyi seviyor. Akide şekeri için: “Şimdi sen iki damla göz yaşısın…Hoşça kal çocukluk arkadaşım!” (s.46). Yine yazara sıklıkla atfedilen, “şiirsel dil kullanıyor” saptaması burada da göze çarpıyor. “Kar, … beyaz titreyişlerle, dumanlı uçuşlar, yapayalnız kalan kuşlar gibi mi yağardı?” (s.67) Hal böyle olunca gözlerimiz dolarak, en hafifinden uzaklara dalarak, hadi daha da uçucu olsun, bir imgeye tutunarak diyoruz ki, Bu kadar romantik bir yemek kitabı, hayatımda okumadım.

İlgimi çeken başka bir nokta da -yazar böyle bir şeye neden ihtiyaç duydu, doğrusu merak ediyorum- bazı nosyonları ayrı bir paragrafta, hatta yeni bir bölümde -isterse daha kapsamlı- anlatılabilecekken, Evimizin Tek Istakozu’nun kimi bölümlerinin sonunda, yazı puntosu küçültülerek, kısa açıklamalarda bulunmuş. Aklıma gelmiyor değil, mesela “Kaşık, Muşamba, Dereotu Kırpmak, Evet, duayla saygı arası bir tören.” (s.18,19,27) gibi kavramlara dipnot getirerek, sözlük karıştırmayı çok sevdiğini söyleyen yazar, böyle bir “sözlük havası” yaratmak istiyor olabilir.

İstanbul’un hallerini yâd ederken, çocukluğu, gençliği, yakın geçmişi ve yaşadığı ana odaklanıp artık kendine özgülenmiş söyleyişle Arnavutköyü, Kadıköyü adlarını kullanan Selim İleri, şimdilerde çoktan kapanmış, yıkılmış, başka şeylere dönüştürülüp adı değiştirilmiş kitapevlerinden, restoranlardan, meyhanelerden, otellerden, sinemalardan, tiyatrolardan, sokaklardan hatta algıdan dem vuruyor. Geçmişle şimdiyi karşılaştırıp açıkça sezilen hüzünlü satırlarla -İstanbul’u hiç görmemişlerin bile- içimizi burkuyor. “…günün modalarına yenik düşerek…” (s.52)

Alın, ilginç bir nokta daha size. Bir yemek kitabında, 1930’larda açılan bir likör fabrikasından ya da Beykoz cam işçiliğinden bahsedilse şaşırmazsınız, ama 1940’da Raman’da bulunan petrolden, 1960 İhtilali’nden, Cemal Gürsel’den, Adnan Menderes ve Demokrat Parti’den, Özal Türkiye’si ve Papatyalar’dan bahsedilirse, N’oluyor, dersiniz.

Tarihin koridorlarında bize rehberlik etmeye devam eden yazar, zihinsel saatimizi harekete geçirip eskilerin söylemiyle, tahayyül ettiriyor. Artık geri dönüşsüz bir yolda olduğumuzu anlıyoruz. Yahya Kemal, Doğan Hızlan, Demir Özlü gibi isimler yanında Atatürk’ün bile geldiği 1930’ların elit Park Otel’inde yemek yemek; edebiyat öğretmeni Nahit Hanım’ın Taksim Gezi Parkı karşısındaki evine, “cumartesi salonu” na konuk olup imece usulü sofralar kurmak; aynı sofrada Edip Cansever’in son şiirini, en yeni şiirini titizlik ve huzursuzlukla kotarmaya çalıştığını görmek, eşi Mefaret Hanım’ın çerkeztavuğunu tatmak istemez miydiniz? Ya Tomris-Turgut Uyar çiftiyle kadeh tokuşturmak? Elinizde rakı bardağınız sofradan kalkıp koltuğa geçerken Cemal Süreya’nın koluna girip “Edebiyatsız bir hayatın ne kadar yavan olacağı” sohbetini devam ettirmek?  Hatta, Ruhi Su’nun, Ne dinlemek istersin evlat, söyle, sorusunun muhatabı olmak? Gülriz Sururi’nin asri sofrasının sigaralı fosurtusu, Semiha-Kemal Tahir’in güleç evinin konuğu olup “Asya tipi üretim”i konuşuyor olmak? Şiirin, edebiyatın, sanatın dibine vurmak? “…bütün bu sesler, o tabak şangırtıları, sürahilerin şırıltıları bir başka zamanda, uzay sesleri arasında çınlayıp duruyor mu?” (s.145)

Bütünüyle değil, ama yaşanmışlık birikintileriyle, gerçek manayı magma gibi derinde saklamış tarifler tasnifi şiârıyla yazılmış bir yemek kitabı düşünün; o görnaz, dilnaz, tatnaz neşenin bile hüzünlü olduğu…

Afiyet olsun.

 

Not: Bu yazı Aksi Sanat Edebiyat Dergisi’nin 5. sayısında yer almaktadır.

TAGS
RELATED POSTS