Deneme - Eleştiri Genel Köşe Yazıları

HOLDEN CAULFIELD, DİĞERLERİ ve BİR MÜNZEVİ

By on 22 Mayıs 2019

Kurmaca bir karakter için boşluk ne demek? Uyumsuzluk, anlamsızlık, aldırmazlık, hiçlik ya da enikonu çaresizlik belki. Belki de derin bir yalnızlık, tiksintili nefret, umutsuzluğa varan çaresizlik, mizantrop bakış açısı… Peki ya aslında bütün bunlar yazarın sanrılarıysa?

Amerikalı yazar J. D. Salinger’ın özgün adı The Catcher In The Rye olan romanı, dilimize en yakın Çavdar Tarlasındaki Yakalayıcı olarak tercüme edilse de ilk kez Adnan Benk, Fransızca çevirisi L’Attrape-cœurs’u dikkate aldığından Gönülçelen (Can, 1982), Coşkun Yerli ise İngilizce aslından, anlatının ruhunu öncelediğinden sanırım, Çavdar Tarlasında Çocuklar (1997, YKY) adıyla çevirdi.

1951’de yayımlandığında büyük yankı uyandıran, hakkında en çok konuşulan kitaplar arasına giren roman, bir yandan yeni bir kült eser doğduğu gerekçesiyle coşkuyla karşılanırken, diğer yandan ahlâk dışı ve açık saçık bulunarak şiddetli eleştiriler aldı. Hatta Amerika’nın pek çok bölgesinde, özellikle okullarda yasaklandı. Yasaklanış nedenlerinin gerçek hayattaki karşılığı misliyle olmasına ve gençlerin ütopik bir dünyada yaşatılamayacağı görüsüne rağmen cinsel sapkınlığa yönlendirme, ailevi değerleri küçümseme, argo ve yalanı yüceltme, sigara alkol kullanımını özendirme gibi daha başka suçlamalarla da karşı karşıya bırakıldı. Öyle ki komünizm propagandası yapılıyor diyerek, günah keçisi ilan edildi.

Peki, bunca yaygarayı koparan sadece roman mıydı? Pek sayılmaz. Genç yaşta şöhreti ve parayı yakalayan, ama sonra ne olduysa yazmayı neredeyse tamamen bırakan -ünlü Glass Ailesi öyküleri hariç-, üstelik karısı ve çocuklarına bile kapalı, ölene dek münzevi hayat süren, kaçtıkça da efsaneleşen aksi Salinger’a ne demeli? Yazarın, uyumsuz Holden Caulfield’ı cephede yaratırken yaşadığı akıl tutulması ne peki? Holden’a ruhunu üflerken şahit olduklarıyla delirme noktasına gelen, hassas ruhlu genç asker Salinger değil miydi? Ne ki onun anti-kahramanıyla arasındaki koşutluklar hiç de az değil.

Salinger’ın öykü olarak başladığı The Catcher In The Rye’i romana dönüştürmesi için, silah arkadaşlarının ölümlerini göreceği Normandiya Çıkartmasına -O sınıfa ayak basmasaydım Holden Caulfield asla var olmazdı, dediği hocası Whit Burnett’ın tavsiyesiyle yanına alıyor- gönüllü katılması gerekiyordu. Sonrasında, mezbaha denilecek Bulge Muharebesi’nde yaşayacakları, zihinsel dünyasında ciddi tahribata yol açacaktı. Ancak asıl boşluk, Dachau Kampı’nda baş gösterecekti. Öyle ki bu boşluğu doldurmak için(!) Nürnberg’deki Akıl Fikir Dinlendirme Yurdu’nda uzun süre kalacaktı. Böylesi bir yaşanmışlığı tecrübe eden yazarın zihinsel dünyasını düşünmeden edemiyor insan.

Senaryo ve yönetmenliği Shane Salerno’ya ait 2013 yapımı Salinger belgeselinde konuşan kişilere göre aksi biriydi yazar. Yaşarken, romanının filme çekilmesine asla izin vermedi evet, ama altında yatan neden, kısa öyküsü Sarsak Dayı Connecticut’ta’nın sinema uyarlamasının onda yarattığı hayal kırıklığı olabilir. Üstelik kapısını aşındıranlar arasında S. Spielberg, E. Kazan gibi yönetmenler varken. Holden da onun gibiydi; ağabeyi D.B.’nin Hollywood’da piyasaya düşmesinden bahsederken, “Hayatta nefret ettiğim bir şey varsa, o da filmlerdir” (s. 8)[1] diyordu.

Yazarın 2010’da ölümünün ardından, Kenneth Slawenski’nin, Üzüntü, Muz Kabuğu ve J.D. Salinger (Sel, 2011) adlı kitabının kaynaklık ettiği, yönetmenliğini Danny Strong’un üstlendiği, 2017 yapımı biyografik sinema filmi Rebel In The Rye (Çavdar Tarlasındaki Asi)’e göre bir gün, Central Park’taki havuzlardan birinin kenarında viskisini yudumlayan Salinger’ın aklına, tıpkı Holden gibi, göl donduğunda ördeklerin nereye gittiği gibi bir soru gelir. Çok geçmeden soyguncu olduğunu öğrendiğimiz iki kişi, Savaştan yeni gelmiş bir askerim ben, haykırışlarına aldırmadan onu döver, parasını da gasp eder. Ertesi gün aynı parka giden yazar, yine Holden’ın kız kardeşi Phoebe’yi izlediği gibi, atlıkarıncada eğlenen çocukları seyreder, sonra da anlamadığı hareketler yapan bir grup insana, ne yaptıklarını sorar. Salinger’ın geri kalan hayatına ve yazı dünyasına yansıyacak olan Budizm’le tanıştığı gündür bu.

Salinger bir münzeviydi. Peki neden kapanmayı seçmişti? Boşluk giderek genişlediği ya da içinde sıkışıp kaldığı için mi? Etraflıca bakıldığında görüleceği gibi Gönülçelen, yazarın pek çok şeye, karşı duruşudur ve otobiyografik özellikler taşır. Öyleyse bunun bir kapanış ya da kaçış değil, karşı çıkış olduğunu öngörebiliriz. Yine de bu tercihinden dolayı Salinger’ı, maksatlı gizem yaratıyor, diyerek suçlayanların sayısı hiç de az değil; tıpkı bu inzivada pek çok roman yazdığını düşünenler gibi. Ne var ki ölümünün üzerinden nerdeyse on yıl geçmesine rağmen söylenceye dönüşen bu eserleri ortada göremiyoruz. Uzun süren inzivasında evinden pek çıkmayan yazarın, ellili yıllardan ölümüne kadar geçen sürede, yakın çevresi dışından yazısına malzeme bulması zor görünüyor. Glass Ailesi’nin tanıdık gelen ilginç üyeleri ve üzerlerine giydikleri Budist öğretiler ortada çünkü.

Gelelim Salinger kurmacalarındaki dil ve kişi yapılanmalarına. Yazar, Holden’a yaptığı gibi, karakterlerini ete kemiğe büründürürken, onların içsel ve bilişsel davranışlarını, yaşadıkları atmosferlerle okura geçirmek ister. Her ne kadar sıradışı karakterlerin tuhaflıkları olsa da gerek kullandıkları dilden gerekse biyografik özellikler taşıdıklarından okurda gerçeklik duygusu bırakırlar. Çoğunca kendi kendilerini anlatan karakterler, bunun için ya diyalogu ya da iç monoloğu seçer. Çünkü yazar, onların öznelliğini anlatan cümlelerin peşindedir. Genel olarak abartılı mizah duyguları yanında karamsar, iğneleyici ve eleştirel olsalar da derinden akan bir alt suyu gibi iyimserliği de elden bırakmazlar. Dönemlerini yansıtmaları bakımından tarihseldirler. Ayrıca hemen hepsi dünyanın kötü gidişatından, yetişkinlerin bayağılığından, sistemin anlamsızlığından şikayetçi, farklı bakış açısına, zekaya ve yaşlarına göre fazla entelektüel birikime sahiptirler.

Salinger’ın karakterleri piyasa işinden hoşlanmaz. Eğer aksi olursa, Varioni Kardeşler adlı öyküsündeki karakter gibi popüler şarkılar yazarak yeteneğini satışa çıkardıktan sonra satın alınarak yok olur. Kimileri başarıyı reddeder: Teddy, zaferine karşın ölümü kucaklar; Joe, romanını parçalar; Franny ise oyundan çekilir, çünkü övülmeyi sevmez.

Monologları, müthiş gözlem gücü tüm romana yayılan esas oğlan Holden Caulfield’a çevirelim yeniden yüzümüzü. O, saydığımız bu özellikleri kendinde taşır, ama daha başlarda bir tımarhanede olduğunun da farkındadır, “…taburcu olabilirsem…” (s.7). Hepten iyileşir mi, bunun cevabını tam olarak vermez yazar.

Roman dedik, -öykü türünde başlandığını hatırımızda tutarak- ama olay örgüsü ve yalnızca tek karakterin öne çıkarılması gibi nedenlerle eserin hâlâ öykü biçimini koruduğunu söyleyebiliriz. Üstelik 1945’de yazar, “Ben maratoncu değil, kısa mesafe koşucusuyum ve bu yüzden de asla bir roman yazmayacağım.” (Notos, 22. Sayı, Sf. 20/ Arthur Mizener) der. Bu onu, Salinger’ın Franny ve Zooey (Yky, 1993-95) adlı öykü kitabının içindeki  Zooey öyküsü gibi, çok uzun öykü kategorisine sokabilir.

Kitabın genel konusu, roman boyunca pek de değişim göstermeyen on altı yaşında bir gencin, etrafında olup bitenlere karşı geliştirdiği karmaşık zihinsel süreçlerinin toplamıdır aslında. Holden gergin, arızalı ve gülünç anı kavrar, kendine özgü cümlelerle, çoğu zaman iç sıkıntısıyla ifade eder. Yetişkinlerin ve yaşıtlarının dünyasındaki eğitim, sanat, aile yapısı, cinsellik gibi konulara eğilerek, özgün perspektif ve yorumla bize aktarır. Geleneksel motiflere değinmesi özlem duygusundan değil, kuşaklar arasındaki iletişimsizliği öncelemesi ve yeninin ruhuna yetmemesindendir.

Atmosferler, en az karakter(ler) kadar önemlidir. Öyle ki takipçi bir göz olarak, Holden’ı hem örseleyen hem de sığınabileceği simgeye dönüşen New York’un parçası oluveririz.

Çavdar Tarlasında Çocuklar’da önemli bir unsur daha var ki o da dört kardeşin, yani D. B., Holden, Allie ve Phoebe’nin sanatla ilgili, üstün zekâ belirtileri gösteren kişiler olduğudur. Şöyle ki D.B., işi ticarete de dökse, senarist; Holden, diğer derslerini umursamamasına rağmen İngilizceye meraklı; Allie, üstün zekâlı ve şiirle haşır neşir; kendi kahramanlarını yaratan, yaşına göre olgun davranan Phoebe ise sinemayla ilgilidir.

The Catcher In The Rye, ne olup ne olmayacağımız konusunda toplumun var gücüyle dayattıklarına karşı, önemli bir itirazdır aslında. Her ne kadar Holden başaramamış olsa da, bunu o yaşta görebilmesi ve beğenmediği kendinden kurtulma cesaretini gösterip en azından denemesi açısından önemlidir. Hal böyle olununca, onun kimileyin derin, kimi de parçalı bakışı, ruhsal eşiği atlama öncesinde her bireyde görülebilecek anomaliler olarak algılanmalıdır.

“…ömrümün sonuna kadar insanlarla konuşmaktan kurtulurdum. Herkes beni sağır dilsiz herifin teki sanır, beni rahat bırakırdı.” (s.186) Sessizliğe çekilme ve rahat bırakılma Salinger anlatılarında önemli yer tuttuğundan, Holden’da tiksinti duyduğu toplumsal yaşamdan kopmak ister. O, büyükşehrin keşmekeş dünyasını keşfetmiş, fakat daha içsel ve derin bir yaşamayı içinde duymuştur.

Holden, 20. yy Amerika’sının toplumsal yaşamının dışında, kendine ait, özgün bir yazgının varlığından haberdardı. Bu nedenle tüm nefret söylemleri bilinçliydi. Doğru bulmadığı her şeyle çatışarak öne çıkan dilinde, kitlesel tüketimi işaret etmekten ziyade tekbenci bir yapıya doğru kayış gözleniyordu. Tüm gelgit, nefret, tiksinti, her şeye karşı eleştiri ve ailesinden bir iki kişi hariç bütün insanlara duyduğu acıma, aşağılama ve çaresizliğe rağmen, taşıdığı bu bilinç yüksekti. O, ilk algıda hissettiğimizin aksine, boşluğu gören, algılayan ve yorumlayan hatta değiştirme cesareti gösteren bir karakterdi. İşte tam da bu nedenlerle Çavdar Tarlasında Çocuklar, kendini doğru ifade edebilmenin mücadelesini canhıraş veren, samimiyet açlığı çeken gençlerin başucu kitabı olmalıdır. Sadece gençlerin mi; gerçek hayatın gerçek yüzleriyle hesaplaşabilme yürekliliği gösteren herkesin.

Holden, yirmi üçüncü sayfada der ki, Bir kitap, yazarıyla konuşma isteği uyandırıyorsa iyidir. Bu roman, bende olduğu gibi, sizde de yazarıyla konuşma isteği uyandırır mı bilmiyorum, ama tıpkı Holden gibi, yetişkinlerin hoyrat dünyasında zararı en çok gören çocukları bir bir yakalayıp kurtarma arzusu duyurur diye umut ediyorum; boşluklara yenilme pahasına olsa da.

 

[1] Alıntılar, Coşkun Yerli çevirisi, Çavdar Tarlasında Çocuklar kitabından yapılmıştır.

TAGS
RELATED POSTS