Deneme - Eleştiri Dergiler Genel

NAZIM’IN DOKUNDUĞU BİR BÜYÜK RESSAM: İBRAHİM BALABAN

By on 23 Mayıs 2019

Resmini yapmak istiyorum.

Çocuk, elindeki usturayı bıraktı, başını kaldırdı. Arkasındaki sese yüzünü dönmeden aynadan baktı. İki derin mavilik, heyecanla ona bakıyordu.

Alnına düşen sarı bukleyi parmaklarıyla tarazladı adam.

Olmaz, yaptırtmam.

Mavi gözlü adam, böyle bir cevap beklemiyordu, şaşırmıştı. Neden, dedi, neden istemiyorsun çocuk?

Ben de resim yapmayı biliyorum, ondan.

 

Ulusal ve uluslararası basın, ‘tehlikeli’ bir şairin Bursa Mahpushânesi’ne nakil geleceğini duyurur. Namı kendinden önce gelen mahkûm, diğer mahpuslarda büyük merak ve korku uyandırmıştır. Bu duygular berber çırağı, zeytinyağına batırdığı kalemlerle portreler çizen İbrahim’i de sarar. Gelen yalnızca bir şair değildir, ressamdır da.

Sözünü ettiklerimiz elbette büyük şair Nâzım Hikmet ve Türk resim sanatına imzasını atan İbrahim Balaban.

Başlarda kendisiyle konuşmaktan, yan yana durmaktan bile çekinilen şair, sonraki günlerde çok sevilir. Çünkü hapishaneyi okula çevirecek, herkese umut aşılayacaktır. O yıllarda ülke, İkinci Dünya Savaşı yoksulluğunda çırpınmaktadır. Nâzım, çoğu gariban gureba suçluya gelir kaynağı olacak dokuma tezgâhları kurdurtur. Fotoğrafçılıktan el işçiliğine kadar pek çok mesleği öğrenmelerini sağlar. Parmaklıkların ardında, üretmenin ve paylaşmanın hazzını tattıran sihirli bir eldir artık Nâzım. Böyle ellerde sanat damarı olanların sanatçıya dönüşmesi şaşırtıcı değildir. O Nâzım ki, iki ‘katil’ köylü çocuğundan, İbrahim Balaban’dan bir dünya ressamı, İsmail Başaran’dan ‘örgütçü’ bir şair çıkarır. Türk öykü ve roman tarihinin en önemli isimlerinden biri Orhan Kemal’i baştan yaratır. O, Nâzım’dır, mahkumların Nâzım Baba’sı.

1921’de Doğduğu Seçköy’de üçüncü sınıfa kadar okuyan Balaban, 1942-44 ve 1947-50 yılları arasını Bursa Cezaevi’nde geçirir. Nâzım’dan aldıklarıyla ressamlığını yeniden keşfeder; birikimli, derinliği olan bambaşka birine dönüşür, kaderi yön değiştirir.

Balaban bugün doksan sekiz yaşında. Tablolarında Nâzım etkisi olduğunu, her fırsatta söylüyor.

Şimdiye kadar iki binden fazla tablo, sayısız desen üretmiş, ülkemizde ve yurtdışında elliyi aşkın kişisel sergi gerçekleştirmiş, sayısız karma sergiye, grup sergisine katılmıştır. Balaban, aynı zamanda bir yazardır. On bir kitaba imza atan sanatçı, Nâzım’la geçirdiği yılları, ona adadığı Şair Baba ve Damdakiler (Anı-roman; Cem,1968; İstanbul Şehir Tiyatroları’nda sahneye konan Aslolan Hayattır adlı tiyatro oyununda ve Mavi Gözlü Dev: Nâzım Hikmet adlı sinema filminde bu kitaptan alıntılar vardır. Ayrıca 2011 yılında Ankara Devlet Tiyatrosu da aynı adla sahnelemiştir.) ile Nâzım Hikmet’le Yedi Yıl (Berfin, 2003) isimli kitaplarında anlatır. Diğer kitapları; Balaban (1962); İz (Anı-1965); İzdüşümü (1969); Dağda Duruşma (Roman-1990); Kalıba Sığmayanlar (Roman-1997); Nâzım Hikmet ve Biz (1998); Avrupa’da Dolaşanlar (Gezi Notları-1999); Tahliyeci Yusuf (Hikayeler-2000); Tek Bıyık (Hikayeler-2002)

Sakıncalı süvaridir Balaban. Adı çıkmıştır bir kez. Sanatçılığı tartışılmaz, ama eserlerini sergileyecek salon bile bulamaz. Yine de yılmadan kararlı adımlarla, tutkuyla üretmeyi sürdürür. Türk resim sanatına Nâzım’ın emanetidir o. Duyarlı pek çok kişi ona bu yıllarda sahip çıkar. Hiç sergi açmadan, tek tablosu dahi görülmeden onu ressam olarak tanır.

Bir gün mahpushaneye Nâzım’la görüşmeye gelen gazeteci yazar Sinan Korle, Balaban’la tanışır, Mapushane Kapısı ve Bahar tablolarına hayran olur. 25 Aralık 1949 tarihli Vatan Gazetesi’nde yayımlanan “Halk Şiiri Yanında, Bir de Halk Resmi…” adlı yazısına tabloların fotoğrafını da ekleyerek “İbrahim Balaban, Türk halkının sanat zevkini, resim görüşünü, masal dünyasını, iç alemini, iyiye ve güzele hasretini doğuştan beraberinde getirmiş bulunuyor. … İşte böylece, Türk Halk resmi Balaban’la başlamış bulunmaktadır. Bugün Balaban, şehirdeki Türk sanatkârının bocalamaları kâh taklide sapan kâh acayipliğe kayan aranmaları ortasında yolunu bulmuş, yani resimde bir Türk çığırının temellerini atacak bir netice elde etmiştir.” diye yazar. Yazıyı gören Abidin Dino, 15 Mart 1950 tarihli Yaprak Dergisi’nde, “Büyük bir sanat olayı karşısında bulunduğumuzu o ufacık renksiz iki resimden bile anlamak zor değil. Mapushane Kapısı resminin önünde, Giotto’nun isminden başka bir isim gelmiyor akla. … Korle haklı, boy vermek için dost bir el bekleyen, Meksikalı Orozco kadar güçlü kuvvetli ressamlarımız olacak.” diye yazar.

Ustası Nâzım’ın “Biliyorsunuz büyük bir Türk ressamı var, bir köylü çocuğu, ismi İbrahim Balaban” dediği sanatçı, 1950 affıyla hapishaneden çıkar. Elinde her biri için Nâzım’ın şiir yazdığı Bahar, Mapushane Kapısı ve Harman ile Doğum, Cinayet ve Suda Donbaylar adlarını verdiği tablolar vardır.

Balaban, köyüne döner, ustası kısa süre sonra onu İstanbul’a çağırır. Altı ay Nâzım’ın konuğu olur. Bu sürede Ekin Biçenler tablosunu yapar. Nâzım onu dostlarıyla tanıştırır.

Balaban vatani görev gereği ustasından ayrılır; Nâzım yurt dışına çıkmak zorunda kalacak bir daha görüşemeyeceklerdir.

Askerlik dönüşü, İstanbul’da açtığı ilk sergi basın, sanat çevreleri ve halktan müthiş ilgi görür. Takvimler 1953’ü göstermektedir. Ressamlık artık Balaban’ın işi olmuştur; sadece resim yaparak geçinir. Bu, profesyonellik açısından Türkiye’de bir ilktir. Başka bir ilk de 1993 yılında, eğitimci yazar, Pakize Türkoğlu’nun Sanat Çevresi Dergisi’nde çıkan, Balaban’ın Göç tablosunun 35 milyona satıldığı haberidir. Bu, o güne kadar yaşayan bir Türk ressamının eserine ödenen en yüksek rakamdır. (Sayı: 273-274; Temmuz-Ağustos 2001)

Balaban, sanat hayatını dönemlere ayırmıştır: Dağınık, 1949-53; Nakış, 1953-59; Ağır Aksak, 1960-62; Oyuncaksı, 1962-65 ve Tutsak 1969-71 yılları arasını kapsar. Ayrıca 1973 sonlarında yaptığı eserler Özgürlük, 1976’dakiler ise Çileli Dönem olarak adlandırır.

İbrahim Balaban, 1961’de İstanbul’da Yeni Dal Grubu’yla bir sergiye katılır. Ancak sergi, dönemin sıkıyönetim komutanlığınca kapatılır ve sanatçılar tutuklanır. Beraat etseler de iki ay içerde kalmışlardır. Gazi Dergisi’nin Ocak 1968 sayısında yayımlanan deseni yüzünden “kominizim propagandası” yaptığı gerekçesiyle bir kez daha tutuklanır ve bir kez daha beraat eder.

Balaban’ın, resimlerden farklı olarak her biri değişik ebatlarda otuz kadar seramik panosu 1974 yılında Beyoğlu Şehir Galerisi’nde sergilenir; bunlardan birer tane yapılmıştır. Özel galerilerin, resim pazarına girmesi 1970’li yılların ortalarına rastlar; bu, Türk resmi için bir dönüm noktasıdır. Sanatçıysa özel galerilerdeki ilk sergisini 1976’da açar.

Dönemindeki kalıpları yıkarak, resim sanatıyla halk arasındaki engeli kaldıran Balaban, “Sanat, yaşantının izdüşümüdür. Konu bir özdür, her öz kendi kabuğunu yapar.” ilkesini ortaya koymuş ve sanatını bunun üzerine oturtmuş. O, halk geleneğiyle beslenmiş, ama bunu çağdaşlığa yaslamış bir sanatçı. Ağırbaşlı, hacimli figürlerini, bir nakış gibi tuvaline aktaran Balaban, konularını bayramlar, düğünler, masallar, aşk söylenceleri ve kahramanlardan alırken, Anadolu insanının gerçeği kadın, emek, göç gibi konulara uzanmakla kalmaz destan, söylence ve mitolojiye değgin geniş bir yelpazeyi de kucaklar.

Balaban, büyük mücadeleler sergilediği eserlerine, kendi gerçekliğine uzanarak karamsarlık katıyormuş gibi görünse de aslında ustası Nâzım’ın bir şiirinde “ve güneş doğarken hiç umut yok mu / umut umut umut… umut insanda” dediği gibi hep umut yükler, tam da muhtaç olduğumuz gibi.

Not: Yazı, Edebiyatist Dergisi Mayıs/Haziran 2019 sayısında yer almaktadır.

TAGS
RELATED POSTS