Deneme - Eleştiri Dergiler Genel

ÖYKÜCÜLÜĞÜNDEN ROMANCILIĞINA BAŞAR BAŞARIR ANLATISI

By on 21 Nisan 2019

Başar Başarır, geride bıraktığı çeyrek yüzyılın âdeta özeti gibi alınabilecek öyküleri sonrasında yayımladığı Sibop (Can, 2017) adlı ilk romanıyla 2017 Yunus Nadi Roman Ödülü’nü aldı. Öncesinde 2004 Sait Faik Hikâye Armağanı, 2014 Yunus Nadi Öykü Ödülü’nü de hak etmiş yazar olarak, ayrıksılığı perçinlenmiş öykücülüğü yanında romancılığa dönük başarısıyla da ilgi uyandırdı.
1992’den 2012’ye uzanan süreçte yayımladığı öykü kitapları, Kent Kitabı (1992), Eski Şehrin Ayazı (1996), Nedir Hayat? (2000), Getirin O Günleri Yakalım Bu Öyküleri (2003), Çıktığınız Hevesle İniniz (2004), Düzenboz (2012).
Can Yayınları yakın zamanda, yazarın yirmi bir yılda yayımlanan bu altı öykü kitabını iki ciltte üçerli olarak okura topluca sundu. Bunlardan ilk üçü Havaalanında Satılmayan Kitaplar (2015), son üçü ise Bize Umut Gerek (2014) adı altında bir araya getirildi. Yanı sıra Teklifinizle İlgilenmiyorum (2013) adlı son öykü kitabı da anımsanırsa, bütün bunlar Başarır öykücülüğüne toplu halde bakma fırsatı yaratıyor.
1990’lar öykücülüğünün önemli adlarından biri olarak Başar Başarır’ın, kendi öykücülüğünü taçlandırdığı yedinci kitabı Teklifinizle İlgilenmiyorum’dan sonra, bu kez farklı bir anlatıyla, bir romanla çıkagelmesi okurları belki şaşırttı, ama daha çok sergilediği başarının dikkat çekici olduğu söylenebilir.
Yaklaşık yirmi beş yıl gibi, bir kuşaklık zamana denk gelecek yıllar içinde yazılıp yayımlanmış yedi öykü kitabı, başlangıcından bugüne ne gibi yansıtımlar getiriyor? Bunlara kısa notlarla göz atmaya çalışalım.
1990’lı yıllarda ortaya çıkan bir grup “genç öykücü”nün varlığı, kaçınılmaz olarak hareketlilik de getirir edebiyatımıza. Bu noktada kuşbakışı bir yaklaşımla, bir “öykü patlaması”ndan pekâlâ söz edilebilir. Öykü alanındaki bu önemli değişime edebiyat sosyolojisi açısından değinecek olursak, o dönemki yazarların genel anlamda toplumsal sorunlardan ziyade, bireyi önceleyip “ben” yaklaşımını ortaya koyduğu “biz”den uzaklaştığı söylenebilir. Öyle ki öykülerde olayları anlatan kişiler, sıklıkla ben-anlatıcı olarak karşımıza çıkar.
12 Eylül 1980 darbesi döneminden sonra beliren siyasal kimliğin yitirilme süreci, bireyci anlayışı doğurur ve ister istemez bu durum öykülere de siner. O yılların öykücülüğünü ortaya koyan yazarların hepsi bütünü oluştururken, aynı zamanda birbirlerine karşı kendilerini ayırıp özgünlük koymak için de özel çaba harcarlar. Biz o dönemin özelliklerini Başar Başarır öykülerinden geçerek sıralayıp son olarak yazarın romanında bunlarla buluşan ya da ayrışan yanlara değineceğiz.
1990’lar öykücüleri genelde imgelemeye ağırlık verirken anlatıda, sahneyi sis makinesiyle bulanıklaştırma etkisi yaratmaktan vazgeçmiyor. Bu da döneme uygun bir karabasan havası yansıtılmasının önünü açıyor. Başar Başarır bunu, farklı giydirmeleri kullanarak karmaşıklaştırmayı iyiden iyiye pekiştiriyor.
90’lar öykücülüğünün önemli ipuçlarından biri de öykü evrenleriyle kişilerin, aynı düzlemde yer alsalar bile birbirleriyle kesişmiyor olabilmesidir. Bu özellik Başarır’da, kişilerin evrenle kurduğu geçmişsizlik-geleceksizlik bağlarında gözleniyor, “Gece dağınık ve yağmurlu. Bu haliyle defolu sayılabilecek, temize çekilmesi unutulmuş, ya da belki de az pozlanmış, tam gelişmemiş, telvesi henüz çökmemiş gece.”, “Zaman hamiline kazılı bir çek.” (Havaalanında Satılmayan Kitaplar, 185, 198)
Karamsarlık, 90’lar öykücülüğünde içe kapanışın da dayanağı. Başarır bunu kendine özgü bir dizi dolambaçla kara anlatı zeminine görece yaslıyor, “Hayatın A yüzünü eskitene dek yüz kere bin kere dinleyip, tekrar tekrar ezberleyinceye dek dinleyip, ne var ki B yüzüne bir türlü cesaret edemeyenlere çok ama çok kızdığı için bekliyor adam.” (Havaalanında Satılmayan Kitaplar, 139)
Yine, içe kapanışla gizemin örtüştüğü öne sürülebilir dönem için. Bu, Başarır’ın öykülerinden de yansıyor. Ancak gizem, öyküde biçimsel anlamda varlık gösterirken, anlatıda içkin hâle gelmiyor. Böylece onun anlatısı gizemli olmaktan çıkıyor.
Varoluş sorunsalı 90’lar öykücülüğünün belirgin izleklerinden. Öyle ki öykülerin temeline mutsuzluk yerleşmiş gibi görünür. Başarır bunu kişisel yaklaşımla, araya enikonu yabancılaşma katarak işliyor, “Metinlerimde bir tuhaf muğlaklık mı desem, büyü düşkünlüğü mü desem, şekilsizliğin yüceltilmesi mi desem, bir acayip haller peyda oluyor.”; “Aynı kıza âşık olup hep birlikte aynı kahırlardan ölme(k).” (Havaalanında Satılmayan Kitaplar, 46, 54)
Zaten sonraki üç öykü kitabının yer aldığı Bize Umut Gerek, âdeta 1990’lar öykücülüğünün ortak sesine dönüşmüş olarak önümüze konuyor. “Bizsesine Dur İhtarıdır” bu, “İşte buraya yazıyorum ben, bu satırların okuru: / Modern çağın sesi ‘ben’ der. Bendir yazının başlangıç noktası. Ve yine ‘ben’dir gidip gideceği yer, hedefi, sonu. / Bizsesiyle hiçbir yere varamazsın, varamazsınız. / Bu bir dur ihtarıdır okurdan.” (Bize Umut Gerek, 331)
Bu yanıyla dönemin öykücülerinin ortak biçemi gibi alınabilecek helezonik yapı elbette Başarır’da da görülüyor. Ancak o, bu çevrintili anlatısını aynalı bir koridora yerleştirerek, kesiklikler yaratıp farklı düzleme taşır yine de.
Başar Başarır 1990’lar öykücülüğünde, hem yansıtıcı hem muhalif görüntü veren sıradışı bir kalem izlenimi bırakıyor okurda. Özellikle o kuşağın gerek imgeleme ve dil, gerekse soyutlamalı sıçramalı kurgu, içe dönük olsa da şaşırtıcı izlek kavrayışı, yazarın öykülerinde kendine esaslı yer bulur. Bu haliyle Başarır, o günlerden bu günlere değin gözlenen farklı evreleri de tamamiyetle verir.
Yazar bütün bu özellikleri, çeyrek yüzyıl boyunca yayımladığı öykü kitapları ardından, 23 Kasım 2017 tarihli Cumhuriyet Kitap’ta yayımlanan söyleşisinde, “…bu kitap da bizatihi bir öykü başarısızlığı sonucu peyda oldu.” dediği Sibop’ta da yansıtıyor. Hatta bu durumu, Kent Kitabı’nın ardından tam yirmi beş yıl sonra Sibop’ta yeniden kuruyor da denebilir. Sözgelimi romanın ana kişisi Sibop Orhan, sanki Kent Kitabı’ndaki öyküleri biçemce giyinmiş de sırtlanıp romana taşımış gibi izlenim bırakıyor. Kent Kitabı, nasıl ki bir kepçe/kazan ilişkisi sergiliyorsa, Sibop da kent kimliği silikleşen İstanbul’un hayali yıkılışı, yeniden kuruluşu temeline dayalı yapılandırılmışlık görüntüsü veriyor.
Bu bağlamda Teklifinizle İlgilenmiyorum’a dek gelen bütün öyküler, biçemce Sibop’un birer provası hâlinde de okunabilir. Ancak bu öne sürüş, yani bunun prova olduğu savı, asla küçümseyiş imi olarak alınmamalı.
Gerçekten de yazar, yedinci öykü kitabında farklı bir gökkuşağından geçerek biçemsel anlamda bambaşka bir anlatı büyüsü kurmaya girişiyor. Ama sonuçta Sibop’taki anlatı, önceki öykü serüveninden izler taşıyan bir roman üslubuna kavuşmuşluk yansıtarak okur önüne geliyor.
Nitekim Sibop Orhan karakteri, yalnız romanın değil Başar Başarır’ın yirmi beş yıllık veriminin bir simgesi olarak da taşıyıcılık yapıyor. Bir bakıma anlatı simyacısıdır artık yazar, “Aslolan metnin o temel duygusudur. Tarihle edebiyatı bol bulamaç karıştırırsan ortaya melez değil, kepazelik çıkar. Çünkü duygu gerçek değilse, istediğin kadar kar, karıştır. Sonunda yine üstüne yıkılır kâğıt kuleler.” (Bize Umut Gerek, 108)
Başar Başarır, okuru her an tetikte tutan anlatıcısıyla, öykülerinden yaratıyor belki romanı, ama Sibop’ta öyküyle aradaki gemileri yakıp müthiş bir roman diyalektiği de ortaya koyuyor, “Daima kısık ateşte pişen bir hayat…” (Sibop, 89)
Başar Başarır’ın aynı söyleşide dediği gibi, “Edebiyat, ona sığınanları şefkatli kollarıyla ayrım yapmaksızın saran müşfik bir ana.” İyi ki de “Bir isyanla gel(miş)” ve “Sözü(n)ün arkasında dur(muş).”
Bizlere de doyumsuz bir okuma keyfi bırakmış.

TAGS
RELATED POSTS