İletişim

DERYA DERYA YILMAZ

Yazar, Ressam, Öğretmen / Writer, Painting, Teacher

TÜRKİYE/ANTALYA

Mail: deryaderya_yilmaz@hotmail.com

 

(c) Derya Derya YILMAZ - 2020 Tüm hakları saklıdır.

Edebiyatımızın önemli isimlerinden Selim İleri, neredeyse bütün türlerde yazan, yüze yakın esere imza atmış, üretken yazarlarımızdan. Öyküyle başlamasına, edebiyatımıza iyi öyküler kazandırmasına rağmen, daha çok romancılığıyla biliniyor. Bu durum, 1983-2006 arasında öykü kitabı yayınlamaması, tercihini roman türünden yana kullanmasıyla açıklanabilir. Kariyeri, bolca ödülle taçlandırılmış bir yazar İleri.

Dostlukların Son Günü (Bilgi, 1975), 76’da Sait Faik Hikâye Armağanı; Her Gece Bodrum (Bilgi,1976), 77′ de Türk Dil Kurumu Roman Ödülü; Kırık Bir Aşk Hikâyesi, 82’de Sinema Yazarlar Birliği tarafından verilen Yılın En İyi Senaryo Ödülü, (Aynı oyun, Ada Yayınevi tarafından 83’de kitaplaştırıldı.), Yaşarken ve Ölürken (Doğan Kitap, 1981),  Milliyet Sanat’ ın verdiği Yılın Romanı Ödülü; Allahaısmarladık Cumhuriyet oyunu, 97’de Afife Jale ve Avni Dilligil Ödülleri; 98’de sahnelenen Mihri Müşfik: Ölü Bir Kelebek oyunu, Devlet Sanatçısı unvanı; Mavi Kanatlarınla Yalnız Benim Olsaydın (Can Yayınları, 1991), Türkiye Yazarlar Birliği Roman Ödülü; Bu Yaz Ayrılığın İlk Yazı Olacak (Everest Yayınları, 2011), Orhan Kemal Roman Ödülü kazandı.

Selim İleri, okurları tarafından yakıştırılan “hüzünlerin yazarı” olmasının yanı sıra, haksızlığa karşı bir başkaldırışın, yalnızlıkların, ayrılıkların, ölümün, aşkın, kadın ve erkeğin varlıksal mücadelesinin, geçmişe özlemin, silikleşerek kayboluşların, üzerinden mevsimlerin akıp geçtiği bahçelerin yazarıdır da. Ve evet, şiire yakın dururken dili, bir o kadar nüktedan. Nasıl olmasın ki? Yarım yüzyılı aşkın yaşanmışlıkların biriktiği yüreği, yazıya adanmış ömrü, keskin gözlem gücü, felsefesini sanatla yoğuran filozof tavrıyla kendi yazı sofrasının doymak bilmez oburcuğu o; haykırışlar, iç geçirişler, sığınışlar, küsüşler, kayboluşlar, ortaya çıkışlar, gülüşler ve nihayet ruhanî sessizliğe bırakılan sindirişler, tebessüm, dinginlik…

İleri’nin yazı dünyası…

İleri’nin yazı dünyasına enikonu girdiğimizde göreceğimiz şu ki, büyük olayları, maceraları konu almadığıdır; o daha çok duygular, yaşanmışlıklar, küçük ayrıntılar üzerinde durur. İnsanı günlük hayatında anlar, anlamlandırır, anlatır, küçümen dünyalardan çarpıcı çıkarımlara varır. Metinlerinde, bazen yaşamla edebiyatın gerçekliği birbirinden uzaklığıyla bazen de tuttuğu aynayla şaşırtır. Kimi zaman sert şartlar kimi zaman posası çıkmış bezginlik kimi zamansa panayır şenliği vardır orada, tebessümlerin kahkahaya dönüştüğü. Bazen karakterlerin trajedisinde sürüklenirken bulur okur kendini; öyle ki kendi serüveninin dehlizlerinde kaybolmak ister. Çünkü o böyle gelgitleri bir potada eriten, duygu esintisi uçururken aynı zamanda ayakları yere basan metinlerin yazarıdır.

Yarın Yapayalnız…

İncelemeye konu olan Yarın Yapayalnız (Doğan, 2004) romanı yukarıda saydığımız inceliklerle örülmüş, kırık bir aşkın hikâyesi. Ancak bu öyle hemen kabul gören, alenen yaşanan, bildiğimiz türden bir aşk değil. Toplumsal bir yaraya, çerçevesi kaskatı kurallara itiraz düşen bir aşk. Eşcinsel bir birliktelikte var olmaya, dahası yok olmaya handiyse ant içmiş iki kadının, durmadan değişen ruhsal salınımlarını anlatıyor. Neler yok ki; tutkulu cinsel çekime karşın fark edilme korkusu, âşık olma-olmak istememe ikilemi, derin sosyokültürel fark ve yaş uçurumu, şefkat, merhamet hatta acıma duygularını harmanlayan ana-kız, abla-kardeş savruluşları ve nihayetinde tasavvufî boyuta ulaşma…

Karşıtlıklar…

Romanın kurgusu, karşıtlıklar üzerine oturtulmuş. Yeşilçam’ın bildiğimiz senaryolarını anıştırırken, Tanzimat Devri romanlarından itibaren görülmeye başlayan, kentsoylu-feodal, fakir-zengin benzeri tezatların yinelemesi gibi görünüyor başlangıçta. Mesela, roman karakteri Handan Sarp’ın Elem’le olan ilişkisi, Çalıkuşu Feride’nin Munise’yle olan ilişkisine benzetilmiş. Ancak yazarın pek çok eserinde görülen bu türden yönelişin, ustalara bir tür selam çakmak olduğunu düşünürsek, bu romanda da başka yazar, eser ve karakterlere yer vermesi doğaldır. Kaldı ki İleri, aynı tutumu kendi verimleri arasında da gösterdiğinden bunu, “metinlerarasılık” olarak değerlendirmek gerekir.

Karşıtlıklar, kökleriyle “elit”, Nişantaşı’nda oturan, entelektüel, saygın opera sanatçısı, orta yaşların üzerinde Handan Sarp’la, Kucamustafapaşa’da yaşayan, yoksul işçi ailesinin terzi çırağı kızı, eğitimsiz, genç Elem’in aşk hikâyesinde belirgin şekilde verilir. Yazar metnini bildik belirtkeler üzerinde yükseltse de postmodern bir teknik uygular. Şöyle ki, yazarın önceki kitabına gönderme yapılarak, “Bu Yaz Ayrılığın İlk Yazı Olacak yayımlandıktan sonra, geçen sonbahar, Handan Sarp beni aradı” cümlesiyle roman başlar. Ancak hikâyeye hemen girilmez. Yazar Selim İleri, karakter Selim İleri’yi yine bir yazar olarak kurgulayıp uzunca bir “iç döküş” bölümüne yer verir. Handan Sarp, “Selim Bey, ismi Bu Yaz Ayrılığın İlk Yazı Olacak ama, siz ayrılığı anlatmamışsınız. … Şimdi size ayrılığı ben anlatacağım” (s.28) der ve ilerleyen sayfalarda ona hem başından geçenleri anlatır hem de hakkında yazmasını istediği romana kaynaklık etmesi için “Sayıklamalarım…” (28) dediği karalamalarını verir. Böylece yazar, okuru hem tanık hem de kendi yanında taraf yapar.

Toplumsal değer yargıları irdelenir…

Selim İleri, Yarın Yapayalnız’da kahramanlarını romanın merkezine yerleştirirken onların ruhsal derinliklerine, oradan da okurun iç dünyasına ulaşır. Yine, karakterini sanatsal kişiliklerle örtüştürerek, sanatla düz gerçekliği harmanlar. “… yalnız aşk iyileştirebilir, yalnız müzik, yalnız sanat.” (147) Karakterler üzerinden verilen “farklı” cinsel kimlikle, aslında yerleşik toplumsal değer yargıları irdelenir. “Eskiden cinsi sapıklık deniyordu, şimdi cinsel tercih. … Sevici: erkek yerine kadınla sevişme sapıklığında bulunan kadın. Niye ‘erkek yerine’, niye sapıklık? (30). Ancak Handan, etrafında gördüğü bu türden ilişkilerdeki yozluktan da tiksinir, “Gülüşmelerini iğrenç buldum… hayattan iğrendim, insan denen yaratığın zaaflarından …” (265)

Eksiltili üslup…

Elem’in geçmişiyle ilgili neredeyse hiçbir bilgi verilmiyor romanda. Handan Sarp’ın “aykırı kimliği” yse belirli bir nedene bağlanmadan, çocukluğunda yaşadığı travmalarla üstü kapalı anlatılıyor. Olasılıkla bu, yazarın özellikle kaçındığı bir durum. Çünkü, Yarın Yapayalnız’da her şeyi anlatmayıp okurun hayal gücünü harekete geçirerek, eksiltili üsluba yöneliyor. Öte yandan Handan’ın, cinsel yaşamından duyduğu yoğun suçluluk duygusu açık. “Bırakın dışa vurmayı, konuşmayı, hele hele yaşamayı… toplumun gözü önünde yaşamayı; kendime bile itiraf edemedim. (29) Handan çelişkilerle dolu bu aşktan rahatsız olurken, diğer taraftan ölürcesine severek, vazgeçemeyerek kendini ve Elem’i yıpratır. Bu çelişki, Nişantaşı-Kocamustafapaşa karşıtlığıyla hepten pekişir; karakterlerin ayrı dünyalarını, konum, statü farklılıklarını ortaya koyar. 

Handan, Elem’i kendi dünyasına bir süs eşyası gibi yerleştirirken, onun içtenlik, hayranlıkla örülmüş saf sevgisini yitirdiğini fark edemez. Öyle hazin bir hale gelir ki, kopuşların, birleşmelerin ardından, etken kişilikten edilgen kişiliğe dönüşür. Diğer taraftan olayların akışı yön değiştirmeye başlar. İşte tam da bu noktada eserin dengesi, mânâ üzerine yerleştirilerek sağlanır. Burada yazarın amacının sadece aykırı bir aşkı anlatmak olmadığı, hatta böyle bir algı yaratmaktan özellikle kaçındığı anlaşılıyor. Handan’ın ruhu bu noktadan sonra, Kocamustafapaşa’ya doğru akar. Ücra semtteki Şem’î Dede Yatırı onun ilgi alanına girer, tuhaf biçimde oradan da çıkamaz.

Tasavvufa uzanış…

Şem, Arapça mum demektir. Şem’î ise, mum ışığıyla ilgili, ışığa ait gibi anlamlara gelir. Handan’ın çıkmazını düşünürsek, karanlığın sonundaki ışık, biçiminde yorumlayabiliriz bunu. Paradokslarla yörüngesini yitiren Handan’ın çıkış yolunu, hiç beklenmedik bir yerde, tasavvufta bulması ilginçtir. Burada göz ardı edilmemesi gereken başka bir durum daha söz konusu: Romanda Handan’ın dini derinliğine neredeyse hiç değinilmese de küçük emarelerden çıkarımlar yapılabilir. Birincisi, çocukluğunda ona, Çalıkuşu diye seslenen ananesi için “Benim Mevlevî anneanneciğim, …” (365) demesidir. Her ne kadar hayat onu sonradan farklı noktalara sürüklese de ananesiyle dini bir atmosferi soluduğu anlaşılıyor. Yine önemli başka bir unsur da Mevlevîliğin önemli enstrümanlarından olan neyin varlığı. “Neye üflediğim soluk, bir ateş olup çıkıyor.” (179). Tasavvuf düşüncesinde ney, insan-ı kâmil’i simgeler. Romanın önemli adacıklarından biri olan bu bölümden, başkarakterin olgunluğa aşkla varma, acıyı uhreviyatla yenme yönelişinde olduğunu çıkarabiliriz.

“Burada her şey bir insanı sevmekle bitiyor”

Selim İleri, Yarın Yapayalnız’da, aşkı bir kere daha tartışmaya açar. Ayrılığı, aşk için gerekli hale getirerek, ayrılıktan aşka gitmenin mümkün olabileceğini anlatır. Kitabın başında Saik Faik’ten şu alıntıyı yapar: “Burada her şey bir insanı sevmekle bitiyor” Handan-Elem ilişkisinin kısa sürede cinsel boyuttan sıyrılıp derin hal almasının nedeni, yazarın, okuru cinsel ilişki gözetleyici durumuna düşmesini istememesidir. Bunu yaparken, yukarıda sözü edilen gelenekten beslenir. Aşkı, bireysel, toplumsal güdülerden arındırarak, bir insanın bir insana duyduğu salt sevgi biçimiyle yüceltmek ister. Böyle bir bakış açısıyla diyebiliriz ki, Yarın Yapayalnız, tıpkı Divan Edebiyatı’nda işlendiği gibi, aşk ateşinde yanıp kavrulmanın metnidir. Hal buyken, bunun mümkün olup olamayacağı da sorgulanır, alaycı yaklaşılarak, toplumda idealize edilen aşk modeli eleştirilir. Yanı sıra yazar, egemen erkek algının hâkim olduğu bir dünyada, böylesi bir tutkunun anlaşılmasının güçlüğünü düşünmüş olmalı, ki romanın çok katmanlı olmasını sağlayan başka sebep, gerçeklik, derinlikler göstererek okurun, aşkı farklı açılardan gözden geçirmesini de sağlamış.

Yazar, istediği gibi anlaşılabilmek, anlatıya gerçeklik duygusu katmak ya da kurgunun doğal akışı gibi nedenlerle olmalı, metne önemli bir müdahalede bulunur; bir parantez açarak araya girer, “Belki…” diye başlayıp “…Ben, Sİ, gerisini getiremiyorum. Sahne yarım kalıyor.” (326-329) diye bitirir.

Bir Roma gezimde Vatikan Müzesi’nde gördüğüm, sanat tarihinin şaheserlerinden sayılan, Michelangelo’nun Sistina Kilisesi’nin şapeline çizdiği çıplak erkekleri hatırladım bu romanı okurken. Olağanüstü bedenleri alabildiğine erkekken, yüzleri, dudakları, ifadeleri, ellerinin uzanışındaki zarafet, benim diyen kadından daha fazla kadın… Tam da Handan’ın dediği gibi: “Bütün aşklar birbirine benzer. İster kadınla erkek arasında geçsin ister iki kadın, iki erkek arasında.”(29) Aslolansa aşktır…
20.08.2019

Not: Bu yazı, Hürriyet Gösteri Sanatın ve Edebiyatın Dergisi / Kasım-Aralık 2019 / Sayı:329 ‘da yayımlanmıştır.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yorum Gönder