İletişim

DERYA DERYA YILMAZ

Yazar, Ressam, Öğretmen / Writer, Painting, Teacher

TÜRKİYE/ANTALYA

Mail: derya@deryayilmaz.com.tr

 

(c) Derya Derya YILMAZ - 2020 Tüm hakları saklıdır.

Bugün gün ağarmadan uyandım yine. Bunu dışarıdaki sessizlikten anlıyorum. Mekanik bir çalarla değil hem de, güneşin ilk ışıklarıyla kıpırdamaya başlayan böcekler, karıncalar, kuşlarla; rüzgârın ritmine gövdelerini teslim eden çalı çırpı, ot, ağaçlarla birlikte. Özgür insanın medeniyet dişlileri arasına sıkışmadan önce yaşadığı gibi güneşe göre ayarlı zamanlara öykünüyorum bir süredir. Bedeninden öte ruhu dinlenmiş,  yüzünden önce içi gülen bir erinçle; dizginlenmemiş aşkın bir sevinçle; hafif, geniş, şöyle doygun mu doygun, ergin bir yaşam arzusuyla.

Artık epeyce seçebildiğim karanlık tavana dönük yüzüm. Elim doğruca üç küçük mavi noktacığın ışıklı yüzeyine varıyor, tık, dokunuyorum. Panjur sabah sessizliğinde çekilirken yukarı, yavaşça doğrulup oturuyor, yatağın ucundaki hırkaya uzanıyorum. Parmak uçlarımdaki terlikleri ayağıma takıp karşımda beliren Batı Toroslar’a, dahası Bey Dağları’na bakıyorum; o koygun lacivertlere bir kere daha hayranlık duyacağımı bilerek.

Kirli şehir ışıkları, kalabalık insan yığınları pek yok şehrin bu tarafında, hele ki bu saatlerde. Bir iki erkenci otomobil farı, hantal bir çöp aracı, KL 06’nın durakta bekleyen uykulu yolcuları, bir de şaşırtıcı bir biçimde hâlâ tarım yapılabilen az ilerideki tarlada bütün gün uyuklayacak, gece bekçiliğinden yorgun, kulakları küpeli köpekleri görünüyor mahallenin.

Denizin kıpırtılarını hissedebilmek

Hani göremeseniz de gökyüzüne baktığınızda denizin ne tarafta olduğunu hissedersiniz ya, işte öyle bir gökyüzü var sol yanımda, dağların tam karşısında Sarısu Plajı. Vaktine uyan dingin kıpırtılarını hissediyorum, dersem yalan olmaz. Uzun sürmüyor, hızla aydınlanıyor ortalık. Sürekli değişen, olağanüstü bir resim yine karşımda işte.

Hele ki yağmur yağacaksa, hatta yağmışsa, yağıyorsa ya da değmeyin gitsin bu doyulmaz seyre. Sisler, bulutlar, alacalar arasında envaiçeşit gri, dumanlı, pamuksu bulutlar, bir görünüp kaybolan esrarengiz siluetler, tıpkı bir masal diyarının ortasına atılmışsınız gibi büyülü, fantastik, gerçeküstü bir dünyada hissettirir sizi. Bir Angelopoulos filminin içindeymişsiniz gibi. Hüznü anlamlı bulduğum doğrudur.

Boya paleti gökyüzü

Akdeniz’in antik güneşinin altında bütün lacivertleri, gümüşleri, bakırları eteklerine saklayıp ışıklı onlarca rengi sergilediği capcanlı haline ne demeli ya Bey Dağları’nın? Akşamüzeri güneşini arkasına aldığında kırmızıların, sarıların, turuncuların, morların birbirine karışarak gökyüzünü bir boya paletine çevirdiği, yüzlerce ışık çubuğunun bir gölge oyunundaymışçasına ya da gelecekçi bir filmin içindeymiş gibi iç içe geçtiği, birbirinin içinden geçtiği Japon suluboya resimlerini çağrıştıran ipeksi, düşsel haline peki? Eflatunlar, maviler, alacalı koygun yeşiller, minik ışıklar çakan kahverengiler, az da olsa olgun bordolar ve daha onlarca rengin doygunluğuyla Konyaaltı Plajı’ndan görünen halini anlatmayacağım bile.

Sevmekten öte meftun olmuşsun sen bu dağlara Derya Derya, diye söyleyin hadi, çekinmeyin, haklısınız çünkü.

Çarpılmadan gidemeyeceksiniz

Bu güzelliğe şahit olanlar, hele benim gibi bu şehirde yaşayanlar gerçekten çok şanslı. Bir yerde okumuştum, mutluluğun sırrı eşini, işini ve yaşadığın şehri sevmekte saklıymış, düşününce doğru geliyor, sağlığın da varsa tabii. Peki gürültünün, hengâmenin, beton yığınlarının arasında kalmışlara ne demeli? En iyisi susmak, yaraları deşmeyeyim.  Ama yine de her köşesi cennetten bir parça değil, cennetin kendi olan Antalya’mıza fırsat buldukça uğrayın derim, burada anlattığım sadece devede kulak, bunun gibi doyumsuz yüzlerce manzaranın seyircisi olun; kalıbımı basarım, çarpılmadan gidemezsiniz.

Kısıtlanmayı hiçbir canlı sevmez ve pek tabii Sipsi’de

Kıpırtılarıma uyanan ya da aslında atalarından aldığı genetik kodla gece hiç uyumamış Sipsi, varlığını belli ediyor. Kapıyı açmamla bir sıçrayışta hop yatağın üzerinde zıpır. Yine her zamanki sabah gevezeliğiyle, Neden yapıyorsun bunu, sevmiyorum kapalı kapıları, bilmiyor musun, der gibi mır mır şikâyet ediyor. Sonrasında sürünüp devrilmeler, birbirine simetrik noktalı, bol tüylü karnını açıp patileri bükmeler, gerdan kırmalar, gırlamalar. Aslında diğer kedilerin aksine çok sevmez okşanmayı, derken sıkılıp atlıyor zaten yataktan; kaprislere hâlâ devam tabii, söylene söylene gidiyor.

By The Sea

Yok, bu böyle olmayacak, her zamanki gibi sıcak bir duşun ardından ılık limonlu su içmeli ve sonra da bütün evi dolduran kokusuyla filtre kahve seremonisine geçmeliyim.  Nedendir bilmem, daha uyanmadan bile sanki Eleni Karaindru şarkısı duyuyorum içimde, sabahtan beri içimdeki piyano susmadığına göre.

Salonun panjurunu açmamla sere serpe yayılan manzaraya konuşlandırdığım bilgisayarın başına, bu satırları yazmak için geçiyorum. Aralık balkon kapısından içeri süzülen serin sabah rüzgârı açıkta kalan boynumu yalıyor, hoş bir ürperme, fonda By The Sea ve o muhteşem dansın kadını da erkeği de ben oluveriyorum. Yönetmeninin şiirsel gerçeklik ve müzikal dinlenme dediği beşikteyim.

Söylemek istediklerim bambaşka şeylerdi, çalakalem nerelere geldim ya hu. Neyse.

Corana günleri

Evet, geçen yılın başından beri dünyayı esir alan Corana günleri yavaştan geçiyor. Üzerinde çokça tartışılsa da aşı bulundu, hatta ülkeye getirildi. Umarım her şey yolunda gider ve baharla birlikte biz de normal hayatlarımıza döneriz. Öte yandan bu süreçte, hiç de farkına varmadan yaşadığımız sıradan günlerimizin aslında ne kadar önemli, özel ve kıymetli olduğunu anladık.

Üç günlük hastalanmalara, birkaç hafta sosyal hayattan uzak kalmalara benzemedi Corana günleri. Şaka değil, bir yıldır şartlı esaret altında yaşıyoruz. İlk günlerde kulağımıza çalınan yalap şalap haberler, sosyal medyaya düşen korkutucu videolar, virüs hakkında duyduğumuz kulaktan dolma söylentiler aklımızı çıkardı, neredeyse paranoyak olduk. Yine bu süreçte hiç olmadığı kadar düştük sevdiklerimizin üzerine, hiç olmadığı kadar görüntülü konuştuk eş dostla. Ve çekinerek açtık haber kanallarını, bugün kaç tane vaka var, yine kaç kişi ölmüş, diye.

İnsanız işte

Nihayetinde insanız ya, biraz alışınca tabloya balkondan balkona kadeh kaldırdık, durumu biraz da olsa lehimize çevirebilmek için esprili bakış açıları geliştirdik. Kah çenemize kah kolumuza taksak da maskeli hayata alıştık. Devam edebilenler işlerine gitti, gerçek hayatta bir araya gelemesek bile sosyal medyada söyleşiler, oturumlar, etkinlikler, sohbetler geçekleştirdik, bir şekilde paylaşabildik. Adını ilk defa duyduğumuz platformlar üzerinden ders işledi öğretmenler, İngilizceyi zorunlu öğrendik.  Yalama musluk gibi bir açıldı bir kapandı okullar. Öğrencileri okulda değil, ilk defa ekranda gördük. Eli kalem tutabilen dirayetliler yazdı, çizdi, üretti, dili kelime tutansa konuştu, eyledi.

Özgürlüğümüzü özledik

Dedik ki, sağlıklı geçen her gün her saat paradan puldan, kariyerden, işten güçten, kısacası her şeyden önemliymiş. Sevdiklerimize sarılıyor olabilmek, insanlara, eşyalara korkmadan dokunabilmek altın değerindeymiş. Sokağa çıkabilmek, parklarda, bahçelerde, doğada özgürce dolaşabilmek, denize girebilmek, denizi seyredebilmek, banklarda oturabilmek, çekinmeden arkadaşları ağırlayabilmek, iki lafın belini doğrultmak için dostların evine gidebilmek, anne babamızın elini öpebilmek, sarılabilmek, hastanelere, devlet kurumlarına, marketlere rahatça girip çıkabilmek, makarna, pirinç stoklamadan keyifle alış veriş yapabilmek, acilin önünden çekinmeden geçebilmek, her öksürenden, hapşırandan, tıksırandan öcüymüş gibi korkmamak çok ama çok anlamlı ve kıymetliymiş. Tabii bu idrak ne kadar, ne derece sürer, tartışılır.

Kharon’un kayığı

Bu süreçte bendeniz nasıldım peki?

Üretim adına verimsiz bir zamandı yazık ki, sağlık adına da. Başlangıçta çoğumuzun yaşadığı o korkunç belirsizlikle ben de deli gibi korkmuş,  ne yapacağını bilememiş, eli ayağı tutulmuş, isteklendirilişi yerlerde sürünen,  üstüne bir de uzunca süre devam eden ciddi göz rahatsızlığı ve tedavi süreçleriyle morali en dibe çökmüş, enkaz biriydim. Diyebilirim ki Kharon’un kayığına binip Acheron Irmağı’nı bile gördüm. Zor zamanlardı, evet.  

 Okuyup yazamamak

Hiç bir şey umurumda değildi, ama okuyup yazamamak, işte oydu asıl kolumu kanadımı kıran.  Hadi yazamamak bir yere kadar, tamam sancılıdır, ama yazamadığında ölmezsin, peki ya okuyamamak? Hava gibi güneş gibi yaşamsal olanı, doğal biçimde alamayan bir laboratuvar canlısına dönüşmekti benim için. Ölmekten beter, ruhun kötürüm olması gibi bir şeydi; elsiz, ayaksız kalıp kıpırdayamamaktı; nefes alıyorken boğulmak, ama yine de ölememekti; kıymet, emek verdiğin onca şeyin silikleşerek erimesiydi gözlerini kaybetmek; en acısı gözlerinle beraber ruh gözünün de yavaşça körleşmesine dur diyememekti. Ama geçti.

Her musibette bir hayır vardır derler ya, bu kötücül zamanlarda benim hayrım da  güçlü akıntıların asıl diplerde çağıldadığını görmek oldu. Dostluğun, arkadaşlığın, gerçek sevginin, birinin yanında iyilikle durmanın ne demekliğini anlamak, kadir, kıymet bilmekliği hakkıyla yaşamak oldu. Bu yüzden çok teşekkür ediyorum. 

Edip Cansever, uzun zaman tatsız kalan ağzıma tat, lâl olan dilime tercüman oldu Umuş şiiriyle :

 “Bütün iyi kitapların sonunda 

Bütün gündüzlerin, bütün gecelerin sonunda 

Meltemi senden esen 

Soluğu sende olan 

Yeni bir başlangıç vardır 

 

Parmağını sürsen dünyaya, rengini anlarsın 

Gözünle görsen elmayı, sesini duyarsın 

Onu işitsen, yuvarlağı sende kalır 

Her başlangıçta yeni bir anlam vardır. 

 

Nedensiz bir çocuk ağlaması bile 

Çok sonraki bir gülüşün başlangıcıdır.” 

 

 

Yorum Gönder