İletişim

DERYA DERYA YILMAZ

Yazar, Ressam, Öğretmen / Writer, Painting, Teacher

TÜRKİYE/ANTALYA

Mail: derya@deryayilmaz.com.tr

 

(c) Derya Derya YILMAZ - 2020 Tüm hakları saklıdır.

“Sevmek, bir insanı sevmekle başlar her şey.”

14 Şubat Dünya Öykü Günü nihayet geldi çattı. Bilmem siz ne düşünürsünüz, ama aklıma takılmıyor değil, öykücülüğümüzün önemli yapı taşlarından Sait Faik’in bu çok ünlü cümlesi yine, yeniden bolca kullanıldı, kullanılacak da. Yazarın Alemdağı’nda Var Bir Yılan kitabının, (İlk baskısı, Abasıyanık daha hayattayken bu adla basılsa da daha sonra kendi isteğiyle Alemdağ’da Var Bir Yılan olarak değiştiriliyor.) aynı adlı öyküsünde, “Yalnızlık dünyayı doldurmuş. Sevmek, bir insanı sevmekle başlar her şey. Burda her şey bir insanı sevmekle bitiyor.”, biçiminde geçiyor. (Hatırlanacağı gibi bu öyküdeki öykü kişisi bu cümleyi İstanbul için söyler.) Bunu konu edinen hemen herkes ne hikmetse sadece ortadaki cümleyi cımbızlıyor. Elbette olumlu düşünmeyi, aksine yeğliyoruz, elbette insanı seviyoruz ama bu sıralı cümle bütün olarak ele alındığında görüldüğü gibi altı çizilen duygular yalnızlık, hüzün ve karamsarlık.

Adı geçen eser, Sait Faik hayattayken çıkan son kitabı olma özelliği taşıyor. Ki yazıldığı süreç, yazarın olasılıkla siroz hastalığıyla boğuştuğu dönemlere denk geliyor. O nedenle sadece bu öykü değil, içeriğin genelinde kötümser bir hava gözlemleniyor bile denilebilir.

Ne diyorduk, öykü ve sevgililer günü; Evet, aynı gün kutlanan, ayrı ayrıymış gibi görünen, ama ülkemizde öykü günü kutlanmasının fikir babası yazar Özcan Karabulut’un, Öykü bizim sevgilimiz değil mi, sözündeki gibi, aynı tutku ve sevgiyle sarıp sarmaladığımız tek bir gün aslında.

Bilindiği üzre Türkiye’de 14 Şubat Dünya Öykü Günü PEN, Yazarlar Sendikası ve Edebiyatçılar Derneği tarafından 2003 yılından beri kutlanıyor ve her yıl bir öykücü, günün bildirisini yazıyor. Bu yıl Burçin Tetik, Eylem Ata Güleç, Gamze Arslan, Mevsim Yenice ve Şengül Can’dan oluşan beş kişilik bir yazar grubu tarafından hazırlanmış.

Sokağa Taşan Öykü başlığıyla, sanırım son günlerde edebiyat dünyasını epeyce meşgul eden nahoş olaylar neticesinde olmalı, “Ayrımcılığın, yok sayılmanın, tüm baskı ve tacizlerin, yaşamımızın ve yazımızın önündeki tüm engellerin ortadan kalkacağı bir dünyaya uyanmak için yazıyoruz. Artık öykü, yuvasını terk edip sokağa taşıyor.”, düsturuyla kaleme alınmış.

Hâkim eril edebiyat düzeninde dişil yazarlığın algılanış biçimi, bu ortamda üretme, ürettiklerini yayımlatabilme ve süreç içerisinde varlığını koruyabilmenin sorgulandığı bildiri, “… edebiyatın özgürleştiği, sınırların ortadan kalktığı, eşit bir dünyada üretebilmek ümidiyle …” diye sonlanıyor. Söylenenlere katılmamak mümkün değil, ne diyeyim, yazarlarımızın beklentileri umarım gerçekleşir, böylece hepimizin işi biraz daha kolaylaşır.

Madem konumuz gözümüzün nuru öykü, biraz da ondan bahsedelim.

Söylenmek istenilenin, artık sözcükler düzeyine indiği ve başka hiçbir sözcüğün orada durması gereken sözcüğü karşılamayacağı en zor edebiyat türü bana göre şiir. Yani öyle sihirli söz dizgeleri seçeceksin ki demek istediğinin tam karşılığı olacak; koca bir hikâyeyi bir avuç sözcük özütü haline getireceksin. Oldukça zor bir iş bu.

Roman, hacmi itibariyle gevezeliğe bir ölçüde müsaade eden bir yapıya sahip. Yazarına epeyce geniş bir hareket özgürlüğü vererek, elini güçlendiriyor, aktarmak istediğini uzunca anlatma imkânı sağlıyor. Bu yüzden şiire oranla daha kolay üstesinden gelinebiliyor.

Peki öykü, hani derler ya, şiirin kardeşi, öykü bu iki türün neresinde duruyor?

Öykü, şiir kadar yoğun kıvamlı bir öze sahip değil belki, ama içindeki fazlalığı hazmedemeyip hemen kusan derişik bir yapı da. Bugün modern roman çok farklı yerlere evrilse de gözlemlediğim kadarıyla pek çok okur, okumak istediği kitabı film seyreder gibi başlı, sonlu görmek istiyor. Oysa öykü, herhangi bir zamanda başlayıp herhangi bir zamanda pat diye pekâlâ bitebiliyor. Okur alımlama süreci daha yoğun olduğundan, sanki okura daha çok iş düşüyor.

Has yazar kadar has okurun varlığı da önemli. Her okur değil, ama bu tür okur öykünün kıymetini iyi biliyor. Bu noktada yazının akışını değiştirmek istemediğimden konunun detaylarına girmek istemesem de, öykü okuruyla, roman okurunun da birbirinden ayrıldığını düşünüyorum. Başka bir e-günce yazısının konusunu bu çatı altına kurmalı. Epeydir de aklımda hani.

Yazmaya romanla başladım, ama gerek okur olarak gerekse yazı evrenimde öykünün yeri bambaşka; o benim kıymetlim, sevgilim. Elbette bir istatistik yapmadım, ama aklımda kalmış, birikimine güvendiğim bir yazar/eleştirmen arkadaşım sohbet esnasında, Türk öykücülüğünün dünyada çok iyi bir yerde durduğunu, iki binin üzerinde de öykü yazarımız olduğunu söylemişti. Bence bu umut vaat eden, çok sevindirici bir durum. İyi ki öykü var, iyi ki öykü yazarları ve okurları var.

Bu yılki bildiri kadın/erkek yazar konusuna değindiğinden, işin o tarafını bir de ben didiklemek istemiyorum. Zaten bir süredir bu konu edebiyat gündemini meşgul ediyor.

Salgın sürecinin pek çok sektördeki olumsuz yansımaları, yazar ve yayın dünyasında da kendini gösterdi. Küçük  ve orta ölçekli pek çok yayınevi kapandı yazık ki. Yaklaşan baharla birlikte bu durumun bütün bütüne iyileşmese  bile epeyce rahatlayacağını umut ediyorum. Ve benim de dileğim, sevgilimiz öyküyle aramızdaki aşkın daha da büyümesi, kök salıp güçlenmesi, daha çok meyve vermesi olsun. Öyküyle kalın.

 

Yorum Gönder